Röportaj | Hukuksuzlukların Karşısında Yılmaz Bir Avukat: Erşen Şansal

Hukuk Ötesi Olarak yarım asırdan fazla bir süredir hukuksuzluklar ve katliamlar karşısında yurttaşların temel hak ve özgürlüklerini savunan sevgili meslektaşımız Av. Erşen Şansal ile yaptığımız röportajın 1. bölümünün Podcast kaydına aşağıda linkten ulaşabilirsiniz. Röportajın 1. bölümünün çözümlenmiş yazılı hali ise yine aşağıda yer almaktadır.

BAHÇELİEVLER KATLİAMI BAŞTA OLMAK ÜZERE HUKUKSUZLUKLARIN KARŞISINDA YILMAZ BİR AVUKAT: ERŞEN ŞANSAL

Türkiye’nin yakın tarihinde halkın geniş kesimlerinin unutamadığı çokça vaka bulunmaktadır. Toplumsal hafızada yer etmiş bu vakaların travmatik etkileri hala toplum üzerinde devam etmektedir. Akıp giden zaman karşısında tarihe “yakından” tanıklık etmiş kişilerin aktarımları tam da bu noktada çok kıymetli bir yerde durmaktadır. Bu sebeple okumakta olduğunuz yazı dizimizin konuğu Av. Mustafa Erşen SANSAL oldu. Belirtmek isteriz ki Demokrat Parti iktidarı döneminden günümüze kadar bir çok toplumsal olaya tanıklık etmiş ve bir çok dosyada müdafilik üstlenmiş bulunan üstadımızın anlattıklarını Hukuk Ötesi aracılığıyla tarihe not düşmek imkanı bulmak bizler için bir sevinç vesikası olacaktır.

Av. Mustafa Erşen SANSAL 1965 yılında başlamış olduğu avukatlık mesleği hayatına günümüz itibariyle halen devam etmektedir. Bu süre zarfında 68 kuşağının yargılamalarından 12 Mart sonrası sürece, 1980 öncesi dönemden 12 Eylül sonrası döneme 1990’larda yapılan yargılamalara kadar ve hatta çok yakın tarihteki toplumsal bir çok davada müdafiilik yapmıştır. Toplumsal bellekte yer eden THKO davası (Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında idam kararı verilen yargılama), 7 TİP’li öğrencinin öldürüldüğü Bahçelievler Katliamı davası, 12 Eylül sonrası TİP Ana Davası, T.C. Tarihinde ilk defa AİHM’e başvuru yapılan Nihat Sargın davası gibi yargılamalar üstadın müdafiilik üstlendiği örnek verebileceğimiz bir kısım dosyalardır. Şimdi toplumsal davalarda bir ömür süren avukatlık pratiğini ve “yargı” hakkındaki düşüncelerini üstadın kendisinden dinleyelim.

SİYASI DAVA HAKKINDA

AVUKAT ERŞEN ŞANSAL:

Çok basit bir örnekle başlayalım. Arkadaşlarımız bildiri dağıtmaya çıktılar, polis topladı karakola götürdü. Öylece başlayan iş daha sonra bir Asliye Ceza Mahkemesi davası haline gelir, gelebilir, gelecektir de. Bu durumda siz, orada o bildirinin içeriği meselesini savunmak durumundasınız, yapılan işi de savunmak durumundasınız, siyasi bir partinin bir bildiri dağıtmak gibi vazgeçilemez bir görevi olduğunu savunmak durumundasınız. Bunları bir davaya bakma meselesine indirgemeyelim. Bu farklı bir olaydır. Yani galiba girmiş oluyoruz konuya. Tabii siyasi dava yanlış bir deyim; dava davadır. Dava, hakaret davası da olabilir, yaralama da olabilir, trafik kazası da olabilir vesaire. Fakat siyasi niteliği olan bir davanın farklı boyutları, farklı özellikleri vardır. O nedenle siyasi bir mesele ile ilgili şu kavramları düşünelim; siyasi davada suç siyasidir, siyasi suç vardır. Siyasi davada mahkeme siyasidir, siyasi mahkeme vardır. Siyasi davada davaya bakan hâkim siyasi hakimdir vesaire. Böyle çeşitlemeler yapabiliriz ve bunların da gerektirdiği bir özelliğinin de olması gerekir siyasi davayı izleyecek olan avukatın. Yoksa yani demin dediğimiz örnekte olduğu gibi bir bildiri dağıtma meselesinden dolayı “Ben avukat beyi tanırım, iyi avukat derler, onunla gidip konuşalım.” derler, ama bu değil mesele. Mesele farklı bir şey. Elbette siyasi bir görev yapacaksınız. İsterseniz oradaki gerekçeyi açalım. Siyasi bir görev yapacaksınız, nedir bu siyasi görev? Elbette siyasi savunma yapacaksınız. Elbette siyasi literatürü, bilgiyi bilmesi gerekir (avukatın). Fakat bu bilginin yarayacağı iş nedir acaba? Yani siz bir siyasi davayı izlemeyi üstlendiğiniz zaman siyasi savunma yapacaksınız demektir. Peki sizin üstlendiğiniz davanın siyasi rengi nedir? Efendim ben şöyle söyleyeyim; siz siyasi nitelikleriyle tanınan bir avukat iseniz, siyaset derken sol siyaseti kastediyorum tabii, A siyasetinden olan davayı da size getireceklerdir, B siyasetinden olanı da, C siyasetinden olanı da… Peki o zaman siz girdiğiniz davaya göre yapacağınız savunmada A siyasetini savunacaksınız, B siyasetini savunacaksınız vesaire. Hayır, bu yanlış bir olaydır. Yanlış bir olay ve önüne gittiğiniz hakimde size dair “Ben bu avukatı falan davada da izlemiştim. Şimdi orada söylediğinin tersini söylüyor.” gibi bir düşünceye sebebiyet verebilir bu tür çelişkili tutumlar. O halde meseleye bir çözüm gerek. Çözümü hemen söyleyiverelim; davada siyasi suçlamayı, siyasi yorumları, siyasi nedenleri savunacak olan sanıktır, siz değilsiniz, sanıktır. Gerçekten de dava o bildiri nedeniyle gelmişse yahut bir yerde yaptığı bir konuşma nedeniyle suçlanıyorsa yahut bir yerde çıkan bir yazısı nedeniyle suçlanıyorsa o zaman bunların savunmasını da yapmak yükümlülüğündedir. “Ben yaptım ettim bunları hadi avukat bey sen yürü bakalım, beni savun.” gibi bir durum düşünülemez. Efendim peki avukatın siyasi tutumu nedir? Hiç kuşkusuz ki böyle bir yargılama esnasında ses tonunuz siyasi nitelik taşır. Bir yargılama esnasında anlatacağınız hususlar, örneğin kanunun bir maddesine açıklık getirme konusunda söyleyeceklerimiz siyasi nitelik taşır. Hiç kuşkusuz siz kendi dünya görüşünüze, kendi siyasi anlayışınıza aykırı düşmeyecek şeyleri müvekkilinizin de çıkarları doğrultusunda olmak koşuluyla elbette dile getireceksiniz, yapacaksınız. Bunlar tabii böyle söylenip geçilecek hususlar değil. 

68 KUŞAĞI VE HUKUK YARGILAMALARI

AVUKAT EREN GÖNEN:

Üstadım önce kronolojik olarak gidersek eğer ben arkadaşlarla da konuşurken, düşünürken şunu merak ettik; şimdi 68 Kuşağından başlatırsak yargılamaları, en çok siyasi hareketin ilk defa bu kadar yükseldiğini varsayarsak, ön kabul olarak bunu kabul edersek, 68 Kuşağının 12 Mart öncesi yargılamaları nasıl yapılıyordu? Mahkemelerin, hakimlerin tavrı nasıldı? Bunları açıkçası merak ettik; çünkü çok uzak bize göre, bizim yaşıtlarımız itibarıyla tecrübe etmediğimiz okuyamadığımız sınırlı alanlar olduğu için öncelikle buradan başlayarak sormak istedik size.

AVUKAT ERŞEN ŞANSAL:

Efendim, tabii 68 Kuşağı ciddi bir sorun olarak yaşandı yargı alanında da. Şöyle diyelim yargının çok ciddi sorunlarından bir tanesi şudur; olağanüstü yargı mercileri. Efendim, hani bildiğimiz, tanıdığımız adliye var. O adliyede ne var; asliye ceza var, o adliyede ağır ceza var, ceza mahkemeleri var, basın mahkemesi var, falan. Onlar yargı mekanizmamızın yerleşik yargı işlevi gören yargı kuruluşları. Fakat Türkiye’de çoğu zaman bu görevi üstlenen başka şeyler görüyoruz ve olağandışı, olağanüstü yargıya geniş bir yer tanındığını görüyoruz. Nedir bu olağan dışı yargı organları dediğimiz? Hemen ilk planda aklımıza Sıkıyönetim Mahkemeleri geliyor. Daha sonra ne geliyor? Ciddi bir sorun olarak yaşandı, Devlet Güvenlik Mahkemeleri geliyor. Ciddi sorun olarak yaşanan başka şeyler MC Dönemi yargılamalarıdır. Başka olağandışı, olağanüstü yargı mercileridir; fakat öyle bir şey ki olağandışı diye söylüyoruz, nerdeyse bunlar olağan hale getirildiler. Örneğin Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili o mahkemelerin kuruluşunu düzenlemek için başımıza iki tane kanun çıkarıldı. Bir tanesi 12 Eylül’den sonra… Sıkıyönetim Mahkemeleri eninde sonunda geçici olacak olan mahkemelerdir. Sıkıyönetim Mahkemeleri kaldırılınca onun yerine ne gelecek? Ha ağır ceza mahkemesine gitsin dava. İşte orada yargıya güven sorunu geliyor. Güvenlik mahkemesinin güven ile ilgili taşıdığı önem burada. O nedenle böyle olağan üstü yargı kuruluşları zuhur etti. 68 Kuşağı ile ilgili derseniz, doğrusu o dönemde böyle olağanüstü, olağandışı yargı kuruluşları olmadı. Yani bildiğimiz, demin söylediğim gibi yargı aygıtının öteden beri bilinen mahkemeleri çalıştırıldı. Efendim, birçok davalar olmuştur böyle. Şimdi alalım Denizlerin davasını. Denizler, biliyorsunuz bir ağır ceza mahkemesinde yargılandılar. Denizler ile ilgili her ne kadar ölüm cezası kararını veren mahkeme Sıkıyönetim Mahkemesi idiyse de temel yargı aygıtı inkâr edilmedi. Yani Sıkıyönetim Mahkemesiyle ağır ceza mahkemeleri bir arada görev yaptılar. Bu nedenle örneğin Denizlerin davasında olağandışı bir yargı kuruluşunun varlığı değildir temel mesele. Temel mesele olarak başka şeyler çok daha ön plana çıktı. Örneğin ölüm cezalarının meşruiyeti gibi, örneğin tabii hakim gibi vesaire. 68 Kuşağı davalarında bir şey var. Denizlerin davasına başlangıçtan beri mesela normal genel adliye mahkemelerinde bakılmış olsaydı… Münferit suçlar nedir? Bankayı soymuşlar, Emek İş Bankası Şubesi soyulmuş, İş Bankası soygunuyla ilgili kanunda ilgili madde var; gasp. 490. Gaspla ilgili; hırsızlık, gasp vesaire uygulanırdı. Yahut başka bir şey; Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa aykırı davranmak. İlgili kanun ihlal edilmiştir. Fakat bir koşullanma havası içerisinde daha baştan o mesele ele alındığında kamuoyu ölüm cezası meselesini yargının sorunu olarak  ortaya çıkacak bir konu diye benimsedi. Diğer şeylere gelince fakültelerdeki direnişler, boykotlar vesaire meselesi. Onlar sıradan dava gibi görülmüşlerdir. Asıl önemli dönem 12 Mart öncesi demiştiniz, 12 Mart öncesi değil, 12 Mart döneminin bizatihi kendisidir. 12 Mart Dönemi Yargılamaları. 

AVUKAT EREN GÖNEN:

Neler değişti peki 12 Mart Muhtırasından sonra?

AVUKAT ERŞEN ŞANSAL:

Söylemeye çalıştım onları, Sıkıyönetim Mahkemeleridir. Daha sonra Sıkıyönetim Mahkemelerinin yerini alacak olan Devlet Güvenlik Mahkemeleridir. Devlet Güvenlik Mahkemeleri için çıkarılan 2845 sayılı Kanuna ise bir madde koydular; “Eğer Sıkıyönetim ilan edilirse Devlet Güvenlik Mahkemeleri, başka hiçbir yeni karar almaya gerek olmaksızın hemen Sıkıyönetim Mahkemesine dönüşür.” Bu ne demektir? Sivil hakimler gider, askeri hakimler gelir. Sivil kanunlar kapatılır, askeri kanunlar uygulanır. Zaten bir de demin de sözünü ettik kamuoyuna benimsetmişler ölüm cezasını müebbet hapsi vesaire. Onlar da verilecektir. 

Efendim, zaten terör içermeyen, dehşet içermeyen suç olmaz ki. Ama bilhassa bir kategoriye ayırıp, “Bunlar terör suçlarıdır.” dendi. Nitekim bunu, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun değişikliğinde 250. Maddeye koydular. Daha sonra kaldırıldı o madde biliyorsunuz. Kuvvetler ayrılığı var, kuvvetler bağımsızdır birbirinden. Fakat yasama organının, yargı organının iradesi üzerine zor kullanarak zor getirip yerleştirmesi demektir böyle yapılması. 

AVUKAT EREN GÖNEN:

Peki üstadım sizin 12 Mart yargılamalarında, birçoğuna katılmışsınızdır ama, aklınızda kalan davalar nedir, sizde etki bırakan bir dava oldu mu veya bir olay oldu mu? THKO Davası vesaire, oralarda yer aldınız…

AVUKAT ERŞEN ŞANSAL:

Efendim, bu konu önemli bir konu. Şimdi Türkiye’nin yargı tarihinde iki önemli dönem olarak karşımıza çıkan. On İkiler Meselesi var: 12 Mart, 12 Eylül. Zaman zaman o iki dönemden söz edilirken şöyle söz edildiğini işitmiş olabilirsiniz; “Bu 12 Eylül var ya 12 Eylül, 12 Mart’ı geçti, daha baskın çıktı.” Falan. Şimdi acaba 12 Eylül mü daha baskın çıktı 12 Mart mı daha şeydi, onun biz eğilimini ortaya koyacak değiliz. Hangisi daha baskın çıktı meselesi için demin de sözünü ettik, 12 Eylül döneminde gazetelerde öyle haberler çıktı, 50 kişi idam edilmiş 12 Eylül döneminde. Eğer 12 Mart döneminde Denizlerin idamı infaz edilmemiş olsaydı 12 Eylül o kapıdan geçebilir miydi? Yani 12 Mart faşizan yargılamanın temelini atmış, üstüne 12 Eylül de gelip inşasını tamamlamıştır. Fakat dediğim gibi b bence şu daha ağır yaşanan bir olay oldu gibi bir şey yapmak bizim harcımız değil diye düşünüyorum. Faşizmin kendi sorunu olarak o öyle.

68 KUŞAĞI VE SİYASİ İKLİM

AVUKAT EREN GÖNEN:

Peki üstadım şimdi ben hukuken pek çok şeyi merak ediyorum. Ama siyaseten de merak ediyoruz. Sizin mesela Türkiye İşçi Partisine bir üyeliğiniz oldu mu, yoksa Türkiye İşçi Partisi adına siyasi faaliyet yürüttünüz mü? Belki de bunun için resmi üyelik gerekmiyordur veya partinin anlayacağı anlamda bir üyelik gerekiyor mu gerekmiyor mu, bunları o dönemde siyasi atmosferi siz kendiniz nasıl yaşadınız, bunları nasıl yorumlarsınız? Buraları da merak ediyoruz işin doğrusu, buraları da sormak isteriz. Yani neler yapıldı, yönetim anlayışı nasıldı?

AVUKAT ERŞEN ŞANSAL:

Efendim, siyaset ve yargı buluşmasından söz ediyorsunuz. İkisinin temas noktasında siyaset ile yargının temas noktasında akla gelebilecek, söylenebilecek şeyler kuşkusuz ki var. Bunu somut örnekler üzerinden söylemenin daha yararlı olacağını düşünüyorum. Türkiye’nin yaşadığı olağanüstü yargı dönemlerinin her ikisinde de, yani gerek 12 Mart gerek 12 Eylül döneminin, her ikisinde de Türkiye İşçi Partisi davası olayı yaşandı. İsterseniz o dava özelinde bakalım meseleye. 12 Mart davası genel merkez aleyhinde açılmış bir dava idi ve sonuçta ne oldu? Meşhur 141. Maddenin uygulanmasıyla, 141’in cezası 8 seneden 15 seneye kadardı hatırlayacaksınız, 15 sene verildi, tavan ceza verildi. Bir, iki sanığa, mahkemelerin yaptığı bir cambazlık, önce veriyor, cezaya hükmediyor, sonra onu yükseltiyor, bu sefer tekrar indiriyor, böyle bir uygulama ile 12,5 sene verdiği sanıklar da oldu 8 sene verdiği sanık da… Fakat büyük bir kısmına, genel merkez yöneticileri için 15 yıl verildi. Şöyle bir örnek vereyim. Genel merkez yöneticilerinden Osman Sakalsız, artık hayatta değil ve Can Açıkgöz. Bunlar için 141 uygulandı ve 15 sene verildi; ancak 15 seneyi veren mahkeme bununla tatmin olmadı ve mahkeme önündeki tutum ve davranışları meselesi bahane edilerek ek bir dava açıldı. 266. Maddeden dolayı. Ve orada ceza 6 aydan 30 aya kadar ceza. Orada da tavan ceza uygulandı, 30 ay verildi ve böylece mahkeme hıncını aldı. Ben şu kadarını söyleyeyim, bu olağanüstü yargı dönemlerinde yaşanan olaylarla ilgili 141’in tavan ceza olarak uygulandığı başka bir dava yoktur. 141’den 15 sene verilen başka bir dava yoktur. 

AVUKAT SÜLEYMAN SIRRI KUŞ:

Sıkıyönetim Mahkemesi veriyor değil mi cezayı?

AVUKAT ERŞEN ŞANSAL

Tabii, tabii Sıkıyönetim Mahkemesi veriyor. 12 Eylül’de de keza bir TİP davası açıldı. 12 Eylül’deki TİP davasında da mahkûmiyet kararları verildi. Orada farklı bir uygulama yapıldı. Asgari ceza 8 sene, 59 ile bilmem şununla bununla indirim ikramlarıyla bir şeyler yapıldı. Fakat geri dönelim tekrar 12 Mart’a. 12 Mart’ın yargısının iki temel davası, ikisi de Ankara’da görülmüş olan davalardır bunlar. Bir, Denizlerin davasıdır. 15 idam kararı verildi, 3 tanesi infaz edildi. 12 Eylül’de ise gene 141 uygulandı fakat şey değil. Peki baktığınız zaman yahu 12 Mart’taki TİP’in suçluluğu ile 12 Eylül’deki TİP’in suçluluğu arasında birinin lehine hafifletici neden olarak uygulanacak ne vardı acaba? “Ben ikisini birbirinden farklı görmüyorum” diyebilirsiniz. Fakat mahkemeler öyle demiyor işte. Yani intikamcı bir adalet, susturucu bir adalet, öyle çalışıyor. 

AVUKAT EREN GÖNEN:

Yani TİP’in 12 Mart dönemindeki yükselişi sebebiyle siyasi bir ceza kesilmiş oldu? Bunu diyebilir miyiz 12 Eylül’e kıyasla?

AVUKAT ERŞEN ŞANSAL

Tabii elbette siyasi suç diye baştan konuştuğumuz, adını koyduğumuz şey bu zaten. 

AVUKAT SÜLEYMAN SIRRI KUŞ:

Siyaset yapıp etkili olursan cezan da büyük oluyor.

AVUKAT ERŞEN ŞANSAL:

Evet, evet.