Av. Yelda Koçak Yazdı; İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçmeyeceğiz!

İstanbul Sözleşmesi 10 Yaşında!

20 Mart gecesi Resmi Gazetede yayınlanan, Cumhurbaşkanının tek başına aldığı karar ile feshedildiği açıklanan İstanbul Sözleşmesi, kadınların, LGBTİ+ların, çocukların, göçmenlerin, yaşlıların, engellilerin diğer tüm dezavantajlı grupların sözleşmesidir ve biz sözleşmemizden vazgeçmiyoruz. İmzaya açıldığı 11 Mayıs 2011 tarihinden bu yana 10 yıl geçti, Türkiyeli hukukçular ve kadın hareketi olarak özellikle de yürürlüğe girdiği 01 Ağustos 2014 ‘ten bu yana azimle uygulatmaya çalıştığımız Sözleşmemizden şimdi de vazgeçmediğimizi ilan ediyoruz.

İstanbul Sözleşmesi Karşıtlığının Siyasi Ve İdeolojik Arka Planı

İstanbul Sözleşmesi’nin, – bugüne kadar yapılan en iyi kadına yönelik insan hakları sözleşmesinin, en güzel enstrümanımızın – 20 Mart gecesi Resmi Gazete’de yayınlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile “feshedildiği” açıklandı. İstanbul Sözleşmesi’nin kadınlara, LGBTİ+’lara yönelik şiddet ile mücadelede ne denli önemli olduğu ve önümüze koyduğu somut hedefler üzerine çokça yazılıp çizildi.

İstanbul Sözleşmesi ile ilgili Anayasa Hukuku, İdare Hukuku ve uluslararası hukuk bağlamında sözleşmenin fesih usulleri başta olmak üzere konuşulacak birçok konu bulunsa da bir hukukçu olarak bu yazının konusunun hukuki olmadığını baştan söylemem gerekir. Zira İstanbul Sözleşmesi’nin fesih girişimi asla hukuki bir mesele değildir. Ancak fesih girişimindeki hukuksuzluğu tespit ve vurgu bu konu bazında diğer birçok hukuksuzluktan çok daha fazla anlam içermektedir. Zira Anayasa’yı ve Meclis’i yok sayarak tek bir kişinin, üstelik de partili cumhurbaşkanının “Kararı” ile yapılan fesih doğrudan rejim tartışmasıdır. Cumhurbaşkanı kararına konu edilemeyecek bir hususta Anayasa hiçe sayılarak verilen karar yok hükmünde olup, bu tespit dar hukuki bir tespit değildir. TBMM tarafından oy birliği ile onaylanarak taraf olunan ve ancak aynı usulle feshedilebilecek uluslararası sözleşmenin, iç hukuka aykırı şekilde alınan fesih kararını Avrupa Konseyi’nin tartışmasız kabul etmesi, kadınların da, kız çocuklarının da, LGBTİ+’ların da haklarının siyasette pazarlık konusu edildiğini ve bu hakları hiçe sayan devlete yeri geldiğinde göz yumulduğunu göstermiş oldu.

İstanbul Sözleşmesi Türkiye iç siyaseti açısından uzunca bir zamandır pazarlık ve gerilim başlığıydı ancak bu kadar keskin şekilde, bir gece yarısı karara bağlanmış olması içeride iktidarın sıkıştığı; HDP’ye kapatma davasıyla MHP ortaklığının devamlılığını sağlamaya çalıştığı, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeyle ise Saadet Partisi ile ittifak ihtimalini güçlendirdiği şeklinde yorumlansa da bundan çok daha fazlası olduğunu söylemek gerekir. Zira İstanbul Sözleşmesi gibi bir sözleşmeden sadece Saadet Partisi ile ittifakı için çekildiğini söylemek AKP’yi aklamaya doğru da gider.

AKP, sadece bir kısım marjinal tarikatlar ve Saadet Partisi istediği için değil kendisinin de dahil olduğu uluslararası muhafazakar sağ popülist bloğun bir parçası olduğu için çekilmiştir. Üstelik de toplumda sözleşme karşıtlarının oranının sadece %7 olduğu raporu da varken. İstanbul Sözleşmesi, imzaya açıldığı 2011 yılından bu yana başta Vatikan-Katolik Kilisesi olmak üzere Avrupalı muhafazakar sağ popülist kesimin hedefinde ve sürekli kara propagandaya maruz kalıyor. Polonya, Macaristan, Bulgaristan gibi Doğu Avrupa ülkelerinde yükselişe geçen muhafazakar sağ popülist siyaset kendisine hedef olarak kadınların kazanımlarını ve LGBTİ+’ların temel haklarını gasp etmeyi koymuş durumda. Neoliberalizmin içine girdiği ekonomik krizi aileye çubuk bükerek, aileyi kutsayarak atlatmaya çalıştığı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de gördüğümüz türden bir politik argüman. İçinden geçtiğimiz neoliberal kriz döneminde iktisadi ve mali politikalar kadar toplumsal politikalara da önem atfedilmektedir.  Bu toplumsal politikaların başında da değerler eğitimi, muhafazakar aile yapısı, makbul kadın vurgusu ile “aile”nin geldiği açık. Devletler yeniden üretim ve bakım emeği maliyetini halen kadınların sırtına yüklemekte ve bunu aile ile devam ettirerek, çocuk, hasta bakımı, eğitim, sağlık, gibi kamusal hizmetlerde kısıntıya giderek krizleri atlatmaya çalışmakta.  Bu da her zamankinden daha fazla geleneklere bağlı, ne pahasına olursa olsun dağılmayan, kendi sorununu kendi içinde çözen, devlete güvenlik ve sağlık gibi başlıklarda yükümlülükler yüklemeyen “aile”nin yüceltilmesini akıllara getirmektedir.  Kadınları şiddet gördükleri aileden kurtaran, LGBTİ+’ların varlığını korumanın devletin görevi olduğunu hatırlatan, din, dil, cinsiyet, cinsel yönelimin şiddete gerekçe edilemeyeceğini vurgulayan, şiddet mağduru kadın, LGBTİ+, çocuk, yaşlı ve engelli için devletin bütçe ayırması gerektiğini söyleyen İstanbul Sözleşmesi ile kavga tam da bu noktada berraklaşmakta. Avrupalı muhafazakar sağ popülist söylemler etrafında birleşen gericilerin temel motivasyon noktası kutsal aile ve LGBTİ+ düşmanlığı.

Ülkemizde ise İstanbul Sözleşmesi karşıtlığı kadınların şiddetten korunması ve özellikle aile içi şiddetin cezalandırılması politikalarına itiraz ile başlayıp, eşcinselliği özendirdiği gibi bir argümanla LGBTİ+ düşmanlığı ile devam etmektedir.  İstanbul Sözleşmesi’nden imzanın çekilmesi tartışmaları başlar başlamaz evli oldukları eşleri dövdükleri için ceza alanların, cezalarının affedilip edilmeyeceğini sormaları ya da İstanbul Sözleşmesinden çekildiğinin duyurulduğu hafta bir LGBTİ+’nın işkence edilerek videoya alınıp bunun da paylaşılması ülkedeki genel durumu somutluyor. İstanbul Sözleşmesi tartışmaları henüz yeniyken Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun olan 6284 sayılı Kanun ile Çocukların Cinsel Sömürü ve Cinsel İstismara Karşı Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden (Lanzarote Sözleşmesi) de imzanın çekilmesi talepleri, durumun kadınlar, özellikle kız çocukları ama tüm çocuklar için de tedirgin edici olduğunu belirtmek gerekir.

LGBTİ+’ların, Avrupalılara göre daha geç bir evrede başlamış ise de, bugün ülkemizde düşmanlaştırıldığı; adeta şeytanlaştırıldığı; bayraklarının, varlıklarının kriminalize edildiği bir sürece çok hızlı girdik. Avrupa’da LGBTİ+ haklarının Türkiye ile kıyaslandığında çok daha geniş olduğu, evliliklerin vb. normatif düzenlemelerin tartışıldığı düşünüldüğünde çok daha geri bir noktada olan ülkemizde LGBTİ+ haklarına, varlıklarına yönelik en ufak bir eleştiri, yok sayma vb. karşıt söylem çok daha ciddi ve büyük saldırıları tetiklemektedir. Bunu Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan kayyumu protesto süreçlerinde ve son olarak İstanbul Sözleşmesi feshi tartışmaları henüz çok yeniyken LGBTİ+’lara yönelen saldırı ve işkencelerle de gördük. Siyaset ile ilgilenen birinin Avrupa’da yükselişe geçen muhafazakar sağ popülist söylemin üstünde yükseldiği ideolojik ve siyasi argümanları görmemesi siyasi körlüktür. Bu siyasi körlük iktidarın şeytanlaştırdığı LGBTİ+’ları görmezden gelerek, adlarını anmadan İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkmak şeklinde kendini gösterdiği gibi kimi zaman LGBTİ+’ları ve kadınları karşı karşıya getiren polemiklerle kimi zaman da LGBTİ+ taleplerinin işçi sınıfının talepleri olmadığını iddia ederek kendini göstermektedir. Bu AKP karşıtı mücadeleyi güçlendirmeyen, sınıf düşmanı eğilimlere de yol açabilecek yaklaşımlardan uzak durmak gerekir. Nitekim tekstil atölyesindeki bir kadının ya da market kasasındaki işçinin LGBTİ+ olmadığını kim iddia edebilir ki?

İstanbul Sözleşmesinden Vazgeçmeyeceğiz

2016’dan bu yana gündemde olan ve son iki yıldır yoğunlaşan saldırılara rağmen İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı tek adamın kararı ile çekilinmesi yine de şok etkisi yarattı. Böylesi bir kararın hukuken yok hükmünde olduğu, bunun Anayasa’yı, Meclis’i askıya almak anlamına geldiğini söylemeye devam ediyorsak da iktidar cephesindeki ilk andaki korkunun yerini, kararın arkasında sıkı sıkıya durmaya bıraktığını görüyoruz. Cumhurbaşkanı baş hukuk danışmanı Mehmet Uçum’un ilk günlerde yaptığı “Meclisten uygun kanunu çıkaracağız” açıklamasından günler sonra Cumhurbaşkanı’nın ve Fahrettin Altun’un  açıklamaları “Bitti artık bu iş” mesajını vermekte. Kısaca, Boşanmaları Önleme Komisyonu Raporu diye adlandırdığımız ve 2016 yılında yayınlanan; kadınların normatif kazanımlarına topyekün saldırılar içeren rapora kadın hareketinin gösterdiği güçlü tepki ve o günden bugüne her saldırı teşebbüsünün püskürtülmesi, AKP’nin gece yarısı fesih kararının arkasında ilk başta utangaçça durmasına neden olduysa da iktidar bu havayı erken dağıtmaya başladı. Tam da bu nedenle hiç durmadan şimdi gaza basma ve sıkıştıkları noktada daha fazla üstlerine gitme zamanı diye düşünüyorum. İstanbul Sözleşmesi’nin de İstanbul Sözleşmesi’nin feshine karşı yürütülen mücadelenin de öznesi kadınlar ve LGBTİ’+’lardır. Kadınlar ve LGBTİ+’ların öncülüğünde yürütülen mücadeleye katılmak, destek vermek de tüm toplumun görevidir, hele ki sözleşmenin feshi işlemleri başlı başına bir rejim sorunuyken….

Yanıt Yazınız

Your email address will not be published.