Av. Alper Çavuşoğlu yazdı; Neoliberalizm’in Otoriter Devleti-1

Yazar notu: Okumaya başlayacağınız bu yazı Türkiye İşçi Partisi’nin teorik yayın organı olan “Komünist” dergisinin “Neoliberal Kuşatma: Kamusallığın ve Yurttaşlığın Tasfiyesi” dosya konulu 15. Sayısında yayımlananan aynı isimli yazıya dayanmaktadır. Aralık ayı boyunca cumartesi günleri Hukuk Ötesi’nde yayımlanmak üzere yeniden düzenlenerek üç bölümlük yazı dizisi haline getirilmiştir.

Neoliberalizm’in Otoriter Devleti Bölüm -1: Sosyal Refah Devleti, Neoliberalizm ve Neoliberalizm’in Otoriter Devleti’nin Kuramsal Çerçevesi

“Nerede bu devlet?” sorusu bu yazıya başlamak için uygun bir soru olabilir. 90’ların bağrından halk röportajlarından kopup gelen bu soru tam anlamıyla o dönemde devlette yaşanan dönüşüme işaret ederken sorunun bugün için muhtemel cevabı da bir hayli garip: “Hem her yerde hem hiçbir yerde.” Bir hak mücadelesi olduğunda bütün zor gücüyle, kolluk kuvvetleri ve yargısıyla hakkını savunanların karşısında; bir doğal afet olduğunda, vatandaş; yaşam hakkını, barınma hakkını savunmaya çalıştığında ise ortada yok. “Schrödinger’in devleti” yani anlayacağınız.

Bu yazıda, hem var hem yok olma halinin Türkiye’ye özgün bir çarpıklık değil aksine küresel kapitalizmin gelişiminin sonucunda dönüşen devletin doğal bir izdüşümü olduğu tezini öne süreceğim. Bu doğrultuda yazı dizisinin ilk bölümünde sosyal refah devletinden neoliberalizme geçişin kısa bir özetini geçmeye çalışacağım. Ardından neoliberalizmin otoriter devletinin kuramsal çerçevesini çizmek üzere Carl Schmitt’in “Olağanüstü Hal”, Agamben’in “İstisna Hali” ve Fraenkel’in “Önlem Devleti” kavramlarını kullanacağım. İkinci bölümde ise Thatcher dönemi Birleşik Krallık’ını ve Türkiye’de neoliberalizmin tarihini inceledikten sonra üçüncü ve son bölümde Türkiye’de neoliberalizmin bugününü inceleyerek geleceğe dair bazı sonuçlar çıkarmaya çalışacağım.

Kısa Bir Sosyal Refah Devleti Anlatısı

Yazıda ekonomik ve tarihi anlatıya mümkün oldukça az yer vermeye çalışacağım ancak yazı konusu olan neoliberalizmin, otoriter devleti nasıl ve neden ortaya çıkarabildiğini anlatabilmek için öncelikle neoliberal devletten ve öncesinde de sosyal refah devletinden kısaca bahsetmek gerekiyor.

Sosyal refah devleti, bir birikim rejimi olarak, 19.yy’da başlayan klasik liberalizm ve sosyal liberalizm tartışmalarından beslense de kurumsal olarak, liberalizmin 20. yy başlarında girdiği krize bir yanıt olarak ortaya çıktı. Hızlı sanayileşme sonucu oluşan üretim koşullarının dönüşümü ile kapitalist emek rejiminin istikrarlı biçimde birleşemediği bir dönemde önce işçi hareketlerinin yükselişi, ardından sosyalist alternatifin Rusya’da ortaya çıkması,  1929 Ekonomik Buhranı ve en nihayetinde İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım 19.yy birikim rejiminin 20.yy’ın ekonomik realitesine daha uygun yeni bir uzlaşmayla değişmesi gerektiğine dair bir inanışın ortaya çıkmasına sebep oldu. John Maynard Keynes’in görüşleri doğrultusunda Roosevelt’in “New Deal” politikalarıyla kurumsal olarak ortaya çıkan ve ardından bütün dünyaya yayılan birikim rejimi, günümüzde “Sosyal Refah Devleti” olarak anılıyor. Sosyal ögelere sahip kapitalist bir ekonomik modelle, kapitalizmin sebep olduğu sınıf çatışmalarını devletin müdahalesiyle törpülemeye çalışan ve kamu sermayesini kullanarak toplumda oluşan gelir adaletsizliğini önleme fikrine dayanan sosyal refah devleti, yaklaşık çeyrek asır boyunca “Kapitalizmin altın çağı” denen dönemin yaşanmasına olanak sağladı. Devletin ekonomiye müdahale etmesi, yatırımlarda bulunması, kamu harcamaları yapması gerektiğini iddia eden Keynesyen teori uyarınca kapitalizm “sermayenin görünmez eli” ile değil, devletin görünen eli ile işleyebilirdi.  İlerleyen yıllarda sosyal refah devletinin yerini alan neoliberalizm, klasik liberalizmin “piyasa serbestliği ve onun güvenliğini sağlayan küçük polis devlet” fikri mirasını sahipleniyormuş gibi görünse de, sosyal refah devletinin “görünen eli”nin ötesinde bir “güçlü devlet” imgesini ortaya çıkardı.

Sosyal refah devletinin 70’li yıllarda bunalım hali içine girmesi ve bu bunalımın faturasının kamu harcamalarına ve sosyal refah devleti anlayışına kesilmesiyle 70’li yıllarda ortaya çıkan Neoliberalizm’in ortaya çıkış sebepleri üzerine birçok çalışma yapıldı. Bu sebepleri tartışmak bu yazının konusu değil. Bu yazıda daha çok neoliberalizmin araçlarına ve sonuçlarına odaklanmak istiyorum.

Bir Neoliberalizm Özeti

Neoliberalizmle ilgili konuşmaya başlamadan önce akılda tutmak gereken ilk şey, tek bir neoliberalizmden değil neoliberalizmlerden bahsetmek durumunda olduğumuzdur. Yani neoliberalizmden bahsederken aslında her kapitalist ülkenin kendi organik katkısını sunduğu bir küresel birikim rejiminden bahsediyoruz. Bununla birlikte bazı ortak noktalardan hatta bu ortak noktaların yaygınlığı göz önünde bulundurulursa yapısal bazı temel özelliklerden bahsetmek mümkün. Neredeyse bütün neoliberal anlatılarda; devletin piyasalardan çekilmesi, piyasa üzerindeki regülasyonların kısıtlanması, emek rejiminin sadece piyasa tarafından kontrol edilmesinin önünün açılması ve dolayısıyla işçilerin esnek çalışma, güvencesizlik, sosyal haklardan mahrumiyet ile sonuçlanan çalışma koşullarına tâbi olması gözlenir. Emekçi olmasının yanında tüketici olarak piyasaya katılan vatandaşın borçlanarak daha fazla tüketmesi desteklenir. Neoliberalizm ile birlikte, refah devletinin “toplumsal hakları olan vatandaş” olarak tanımlanan bireyi “iktisadi özne”ye dönüştürülür; devletin, bireyi ve toplumu piyasanın aşırılıklarından koruyan yapısı, yerini piyasanın kesin hakimiyetine bırakır ve toplumsal ilişkilerde fayda-maliyet hesaplaması merkeze yerleştirilir. Öyle ki “neoliberalizm; eğitimden barınmaya temel hakların yanı sıra, flörtleşmek ya da spor yapmak gibi sosyal ilişkilerde bile piyasa yöntemleri kullanır ve bunları pazar uygulamalarıyla bütünleştirir.[i]

Neoliberalizmin propaganda ettiği “devletin küçülmesi” aslında devletin sosyal refah devleti döneminde hakların garantörü olarak bulunduğu sosyal alanlardan çekilmesi ve bu alanları özel sektörün insafına bırakması anlamına gelir. Oysa devlet, denetim ve gözetim anlamında giderek güçlenmekte, büyümektedir. Zira neoliberalizm, kapitalizmin gücünü artırmak adına emeğin gücünü azaltmayı hedefleyen, refahın; mülkiyete dayalı hakların genişletilmesi ve serbest ticaretin, girişimciliğin en üst düzeye çıkarılmasıyla sağlanabileceğini varsayan ekonomik ve politik pratiklerin teorisidir. Bu pratiklerin sonucu olarak artan gelir adaletsizliği ve eşitsizlikleri yönetebilmek için güçlü bir devletin, neoliberalizmin ihtiyaç duyduğu kurumsal çerçeveyi kurmak ve korumak adına hukuki yapıyı koruması ve zor gücünü giderek artan şekilde kullanması gerekmektedir.[ii]

Belirtmek gerekir ki neoliberal politikaların uygulanabilmesi için devlet dönüşüme uğratılmış, neoliberalizmi sürekli kılacak mekanizmalar oluşturularak, ekonomik sistemin içine girdiği krizlerde ekonomik yapının kendisini yeniden üretmesi elverişli kılınmış ve bunun karşısında oluşabilecek direnç baskılanmıştır.  Bu; siyasal katılım mekanizmalarının, sosyal hak taleplerinin, sendikal faaliyetlerin önüne -yasal ve yasal olmayan- engeller çıkarılarak örgütlenmenin sınırlandırılması ve kazanımların aşındırılması, yasama-yürütme-yargı kuvvetleri arasındaki ayrılığın silikleştirilerek yürütmenin diğer erkler karşısında güçlendirilmesi ve en nihayetinde devletin, bu dönüşümün gerçekleştirilebilmesi doğrultusunda otoriterleştirilmesiyle gerçekleştirmiştir.[iii] Neoliberalizmin Güçlü Devlet’inde yasama (ve dolayısıyla kanun) giderek anlamını kaybederken; iktidar partisi haricindeki siyasi aktörlerin, siyasi partilerin ve dolayısıyla meclisin işlevi zayıflar, Türkiye’de 2018’e kadar gördüğümüz Kanun Hükmünde Kararnameler “KHK”, artık Cumhurbaşkanlığı kararnameleri “CBK” ve hatta genelgeler gibi yürütme yöntemleri giderek ülke yönetiminde başvurulan esas mevzuat haline gelir. Ordu ve polis, rejimin zor gücünü temsil ederek giderek güçlenirken yargı, sadece sistem karşıtlarının cezalandırıldığı bir ceza aygıtına dönüşür.

Angın’ın isabetle aktardığı üzere:

“Neoliberalizmle beraber, İkinci Dünya Savaşı’yla tarih sahnesinden tamamen silindiği düşünülen otoriter devlet biçimi, farklı bir formda tekrar ortaya çıkmıştır. Bu anlamda otoriterlik, neoliberalizm içinde karşımıza çıkan temel yapısal bir eğilimdir. Bu durumu belki de en iyi tarif eden söz Umberto Eco’ya atfedilen, ‘İnsanlar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra otoriter yönetimlerin yine Nazi üniformasıyla geleceğini zannettiler; ama öyle olmadı.’ sözü olmuştur.”[iv]

İşte bütün bu anlatılanlar; yani emek rejiminin dönüştürülmesi ve ardından baskılanması, devletin sosyal anlamda küçülürken zor gücü anlamında büyümesi ve nihayetinde tekleştirici yürütme pratiklerinin ama küçük ama büyük olarak ortaya çıkması, bölümün başında bahsettiğim neoliberalizmlerin temel yapısal özelliklerini göstermektedir.

Otoriter Neoliberalizmin Kuramsal Çerçevesi

Devletin neoliberal dönemde yaşadığı dönüşümü daha iyi anlayabilmek adına Carl Schmitt’in “Olağanüstü Hal”, Agamben’in “İstisna Hali” ve Fraenkel’in “İkili Devlet” kavramlarına başvurmanın yerinde olacağına inanıyorum.

Ernst Fraenkel, Nazi iktidarının yükseliş döneminde hukukun rolünü anlattığı İkili Devlet: Diktatörlük Teorisine Bir Katkı adlı eserinde, devletlerin yapısında “Norm devleti” ve “Önlem devleti” olarak iki farklı hükümet sistemi bulunduğunu anlatır. Norm devletini “Yürütmenin yasalar, mahkeme kararları ve idari işlemlerinde ifadesini bulduğu şekliyle hukuk düzenini ayakta tutmaya dönük geniş egemenlik salahiyetleriyle donatılmış hükümet sistemi” olarak tanımlayan Fraenkel, önlem devletini ise “Hukuki güvencelerle sınırlanmamış kısıtsız keyfilik ve şiddetin egemen olduğu sistem” olarak tanımlar.[v] Yazar, bu iki sistemin aslında birbirini tamamlamayan ancak birbiriyle rekabet eden egemenlik sistemleri olduğunu savunur.[vi] İşte devletin içinde bulunan sistemsel bu rekabet onun İkili Devlet olarak tanımlanmasına sebep olur. Önlem devleti norm devleti karşısında güçlendikçe, norm devletinin görevi işi kitabına uydurmaya indirgenecektir. İşi kitabına uydurmak gerekip gerekmediğine siyasi iktidar, konunun kendi iktidarını sürdürmek için önemine, aciliyetine ve toplumdaki çıktısına bakarak karar verecektir.

Önlem devletinin nasıl ortaya çıkabileceğini anlamak için nazizmin fikir önderlerinden Carl Schmitt’in “olağanüstü hal” kavramına değinmek gerekmektedir. Schmitt’e göre, “(Olağanüstü hal halinde) Bir hukuk düzeni değilse de, hukuki anlamda bir düzen mevcuttur. Burada devletin varlığı, hukuki normun geçerliliği karşısında tartışmasız üstünlüğünü kanıtlar”.[vii] İşte olağanüstü halin ortaya çıkışı tam da devlete yönelen bir tehdit halinde “devletin varlığı” veyahut “devletin bekası” sorununun ortaya çıktığı iddiasıyla mümkün olabilir. Schmitt, egemenliğin alamet-i farikasının “olağanüstü hale karar vermek” olduğunu söyler, öyle ki “Olağanüstü hal devlet otoritesinin özünü en iyi şekilde ortaya koyar. Burada karar hukuki normdan ayrılır ve otorite hukuk üretmek için haklı olmak gerekmediğini kanıtlar,”[viii] diyerek olağanüstü hal durumunda hukuk devletinden bahsedilemeyeceğini ilan eder. Olağanüstü halin varlığı halinde, egemenin hükmetme otoritesinin doğrudan temsili olan yürütme erkinin tekleşmesi eğiliminin güçlenmesi bu nedenle şaşırtıcı değildir.

Agamben’in “İstisna Hali” kavramı, Schmitt’in “Olağanüstü Hal” kavramına bir katkı niteliğindedir. Agamben istisna halini, “yasanın yasa gücünden soyutlandığı, bir yandan normun yürürlükte olduğu ama uygulanmadığı (gücünün olmadığı), öte yandan yasa değeri olmayan kararların yasanın gücünü edindikleri bir yasa hali” olarak tanımlar.[ix] Bir yasa haldir çünkü merkezine bir kriz halini, devlete yönelmiş bir tehlikeyi, hukuki bir kavram olarak “zorunluluk” kavramını alır. Necessitas legem non habet, yani: zorunluluğun yasası yoktur, zorunluluk kendi yasasını yaratır.[x] Bir şey zorunluluktan ötürü yapılıyorsa yasal olarak yapılıyor demektir, çünkü hukukta zorunluluk yasal olmayanı yasal olan haline getirmektedir. Roma Hukuku’na dayanan bu kural aslında içeriği incelendiği zaman, yasanın güç ve gerekçesinin uygulama alanı bulamadığı her tekil olayın değerlendirilmesini öngörür. Oysa modern istisna hali, istisnayı tek seferliğine değil sürekli olacak şekilde hukuk düzenine katmaya, olgu ile hukukun örtüştüğü bir belirsizlik bölgesi yaratmaya yönelik bir girişimdir.[xi] Bir belirsizlik bölgesidir çünkü, egemen, hukuk ile sınırlanmamış bir hukuki hal yaratarak egemenliğini koruma amacı gütmektedir. Bu noktada belirtmek gerekir ki, Agamben’in istisna hali ile Fraenkel’in önlem devleti kavramsal olarak tam olarak aynı yere düşmez. Zira Agamben istisna halini hukukla hukuksuzluk arasındaki gri noktada tanımlarken, Fraenkel önlem devletini hukuksuzluk ve keyfi şiddet hali olarak tanımlar. Ancak kabul etmek gerekir ki,  hukukla sınırlanmamış bir egemenin varlığı, egemen zor gücünü kullanan olduğundan hukukla sınırlanmamış bir şiddeti çağırır. Dolayısıyla Agamben’in istisna hali kendiliğinden önlem devletinin şiddetini ve keyfiyetini çağırır.

Modern istisna halinin başlangıcını Reichstag Yangını’nın yarattığı krizin ardından Nazilerin kararnameyle anayasayı askıya almasından başlatırsak, o dönemden itibaren, demokratik denilen devletlerde de artan şekilde acil durum hallerinin iradi olarak oluşturularak temel uygulamalar haline getirildiklerini gözlemleyebiliriz. Bu haliyle istisna hali, yalnız siyasi hasımların değil, çeşitli nedenlerle siyasi ve ekonomik sistemle bütünleştirilemeyecek yurttaşların hukuken ve hatta bedenen ortadan kaldırılmalarına izin veren “yasal bir iç savaş hali”ni temsil eder.[xii] Acil durum pratikleri olağan dönemin temel uygulamaları haline getirilirken bir yandan yürürlükte olan hukuk egemen tarafından uygulanmamaya başlanır, bir yandan da kanunların yerine uygulanmak üzere diğer yasal düzenlemeler (KHK-CBK gibi ve hatta genelge gibi idari düzenlemeler) kanun hükmü gibi kullanılır. Yani istisna halinde yasama yerine yürütmenin öncüllüğü, yürütmenin işlemlerinin kanun gücüne erişmesi ve bu yöntemin giderek olağanlaşması söz konusudur.[xiii] Yine aynı şekilde önlem devletinin kanunsuz şiddet içeren pratikleri (devlet-mafya ilişkileri, derin devlet faaliyetleri, polis şiddeti vb.) süreklileşen istisna halinin meşruiyetiyle korunmaktadır.

Kapitalizmin içine girdiği krizlerin sürekliliği, işte bu istisna halinin egemen için yarattığı konforlu alanın varlığı bir kez ortaya çıkınca, sistem için bir yardımcıdan öte ana ihtiyaç haline gelmiştir. Neoliberalizmin sürekliliği; düzensizliğin, toplumsal huzurun aksine toplumsal çatışmanın ve nihayetinde istikrarın değil krizlerin sürekliliğine bağlıdır. Bu krizler ekonomik krizler olabileceği gibi, sosyal krizler ve hatta doğal afetler dahi olabilir. Bunları sistemi tahkim edebilecek şekilde idare edebilmek ise ancak güçlü bir devletin varlığı halinde mümkün olabilir.

Neoliberalizmin küçük ama güçlü devlet idealinin olabilirlik koşulu ve işleyiş biçimi şiddeti kaçınılmaz olarak çağırmaktadır. David Harvey’nin neoliberalizmi “yaratıcı yıkım” olarak betimlemesi, neoliberal dönüşümün genel mantığını göstermesi açısından aydınlatıcıdır. Bu noktada Harvey’den hareketle bu genel mantığı özetleyen Gambetti’ye kulak verelim:

“Harvey’in iddiasına göre kapitalizm, doğurduğu krizleri kendi lehine çevirebilmekte, sermaye dağılımını ‘yaratıcı bir yıkım’ aracılığıyla yeniden düzenlemeyebilmektedir. Neoliberal kapitalizmin kullanabildiği krizler arasında sadece ekonomik mahiyette olanlar değil; doğal afetler (örneğin ABD’deki Katrina Kasırgası), toplumsal buhranlar (iç savaş, mafya örgütlenmesi, etnik çatışmalar) ve savaşlar (Irak Savaşı) da bulunmaktadır. Harvey’e göre krizlerin yeni işlevi, sermaye ve mülkiyetin kreditörlere transfer edilmesidir. İddia tam olarak şudur: neoliberalizm kapitalizmin öyle bir evresidir ki, krizlerden kaçınmak şöyle dursun, onları kendi ihtiyaçları için kullanabildiği oranda, iradi olarak kriz tetikleyen mekanizmalar da üretmeye başlamıştır. Neil Smith de benzeri bir öngörüde bulunur: coğrafi olarak genişlemek, kapitalizmin yegâne çıkış yolu değildir. Coğrafi açıdan eşitsiz gelişme koşulları yaratabilen kapitalizm, uzamsal sıkışıklığını aşabilmektedir.”[xiv]

Bu bağlamda dünyada 1970’lerin sonunda etkisini göstermeye başlayan neoliberalizm için; hukukun ve sosyal refah devletinin kapitalist birikim sürecinin önünde engel teşkil etmesi, hak ve özgürlüklerin bir şekilde yeniden tanımlanmasını gerektirmiştir. Neoliberalizmin otoriter ve güçlü devleti, meşruiyetini tam olarak bu noktada üretmeyi başarmıştır. Yazının ilk kısmında belirttiğim gibi, neoliberalizm öncesinin hak sahibi birey kavramının içini boşaltarak, insanları iktisadi birer özneye dönüştürebilmek için güvenlik söylemini kullanmak bu doğrultuda elverişli olmuştur. Bu doğrultudaki mantıksallığı göstermesi açısından yine Gambetti’ye kulak verirsek: “Güvenliğiniz için devletin zor gücüne baş eğersiniz; tehlikenin nereden, ne zaman geleceğini bilemediğiniz için özgürlüklerin bir bir kırpılmasına alet olmakla kalmayıp, bunu arzularsınız hatta. (…) (Güvenlik söyleminin kabul edilmesiyle); neyin, ne zaman tehdit oluşturacağı bütünüyle konjonktüre, ‘eşyanın doğasına’ (ve elbette egemenin bu konudaki beyanına) bırakılmıştır.” Böylece güvenlik endişelerinin üstüne inşa edilen tehdit algılarının yaratılmasında devlet yeniden işlevsel kılınmıştır.[xv] Dolayısıyla neoliberal devlet; vatandaşını krizlere karşı yalnız bıraktığında ortaya yönetebileceği bir kontrollü kriz çıkararak sistemin kendisini yeniden üretebileceği araçları oluşturmuş olur. Bu durum, sosyal alanlardan kendisini çeken ve bu alanları piyasaya, cemaatlere bırakan devletin, güvenlik söylemiyle, piyasa yararına otoriter formasyonunu oluşturabilmesine imkan sağlar. Bugün karşı karşıya olduğumuz mafya örgütleriyle kol kola girmiş olan devlet yapılanmasının terör söylemi de, suç ve ceza politikaları da, mülteci sorununu bir enstrüman olarak kullanması da tehdit algısının ve güvenlik endişesinin otoriter devlet formasyonunu oluşturmak için kullanılmasından ibarettir.

Kriz, yoksulluk, işsizlik ve hatta zorunlu göç günümüz iktidarları açısından bir sorun değildir, aksine, neoliberalizmin devamı için bir zorunluluktur. Günümüz iktidarları; krizlerin devam etmesini için toplumsal fay hatlarıyla oynamakta, popülist söylemlerle toplumu makbul olan ve olmayan vatandaşlar olarak ikiye ayırmaktadır. Fraenkel’in İkili Devlet teorisinde bu ayrımın işlevi çok güzel işlenmektedir.

Fraenkel’in norm devleti ve önlem devletindeki uygulamaların hangisinin, hangi durumlarda, kimlere uygulanacağı önem taşımaktadır. Nazilerin hukuk danışmanı Dr. Best bu soruya şöyle cevap veriyor: “Müstakbel davranışıyla ilgili norm koyan kendini kısıtlayış milletin bütün olumlu, yapıcı kuvvetleri için uygundur. Bu kuvvetler olabildiğince verimli bir etkide bulunabilmek için devletin eylemini olabildiğince geniş açıdan öngörebilmelidirler.”[xvi] Yani milletin olumlu, yapıcı kuvvetlerinin öngörebileceği bir hukuk düzeni Nazi devletinde dahi hâlâ bir ihtiyaç olarak bulunmaktadır. Burada aklımıza gelen soru, bu olumlu, yapıcı kuvvetlerin kimler olduğudur. İşte buna karar verirken Alman iktisadiyatı, ari ırktan olmayanları ve komünistleri olumlu yapıcı kuvvetlerin dışında tutmuş, bunları norm devletinin korumasından yoksun bırakarak önlem devletinin yaptırımlarını kullanmıştır. Ari ırktan olanlar için ise her olay özelinde inceleme yapılacak ve norm devletinin nimetlerinden faydalanıp faydalanamayacağı tespit edilecektir.[xvii]

Neoliberal dönemde devlet, kendi yarattığı ve/veya önlemek için hiçbir çaba sarf etmediği krizlerde benzer bir düşünceyle iç düşmanlar üreterek güçlenen denetim ve gözetim aygıtını bu iç düşmanlara yönelik olarak kullanır ve hem sistemin krizlerini sürekli kılar hem de buna karşı gelişecek tepkilerin sesini kısma amacı güder. Bu doğrultuda neoliberalizmde gördüğümüz yürütmeyi tekleştirici eğilimin bir uzantısı da ceza politikasında yaşanan değişimde görülür.

Sosyal refah devleti döneminde sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri en aza indirmek ve bunların görünür hale gelmesinin önüne geçmek için izlenen politikalarla sosyal çatışmanın kaynaklarını ortadan kaldırarak “sosyal içerme”yi gerçekleştirmek hedeflenmektedir, buna suç ve cezalandırma politikaları da dahildir. Neoliberal dönemde bu içermeci yaklaşımın dağılması ile beraber toplumsal bütünleşmenin parçalandığı, suçun gündelik bir olgu haline gelmesiyle “tehlikeli grup” algısının oluştuğu, cezalandırıcı söylemin arttığı görülmektedir.[xviii] Özkazanç’ın belirttiği gibi; “Sosyal gruplar, o gruba ait olmayan ‘öteki’ni bir tehlike olarak işaretlemektedir ve bu ötekileştirme genellikle etnik ve sınıfsal farklılıklara dayanmaktadır. (…) Devlet bu doğrultuda, sermayenin baskısı altında nüfusun kontrolü ve yönetiminde üstlendiği yeni rolleri yerine getirmek için, yeni yönetişim ve egemenlik biçimleri ile özel ve kamusal güç arasında kurduğu yeni ilişkiler ışığında, (“tehlikeli grup”ların yarattığı güvenlik endişesini yönetmek ve risk yönetimini sağlamak amacıyla) otoriter bir eğilim kazanmaktadır.”[xix] Neoliberal dönemde uygulanan yeni ceza politikalarıyla cezalandırma aygıtına muhatap olan nüfus sürekli artmaktadır. Bunun nedeni, yukarıda da bahsedilen şekilde sosyal güvencesizliğin idare edilmesi ve neoliberal politikaların alt sınıflarda yarattığı toplumsal düzen sorununun sınırlanmasında ceza sisteminin giderek daha fazla kullanılmaya başlamış olmasıdır.

Neoliberal cezalandırmanın amacı suçu önlemek, ortadan kaldırmak veya cezalandırmaktansa, sistemin içsel rasyonalitesini artıracak şekilde suçu düzenlemek, idare edilir ve sürdürülebilir durumda tutmaktır.[xx] Hapishane artık “üreticiler olarak ihtiyaç duyulmayan yığınla insandan kurtulmanın ya da onları etkisiz hale getirmenin bir yoludur”.[xxi] Bu durumda zaten cezalandırma iktidarı için suçun gerçekten suç olması dahi önemli değildir. Toplumun bir kesiminin tehlikeli sınıf sathına yerleştirilmesi ve ötekileştirilmesi; onların her türlü eyleminin ötekileştirilmesi, “terörize edilmesi” önemlidir. Dolayısıyla muhaliflerin, gettolardakilerin cezalandırma aygıtıyla karşı karşıya bırakılması sürpriz olmak bir kenara, sistemin iç rasyonalitesini sağlamak üzere sürdürmesi gereken bir durum yaratmaktadır. Bu da sistemin tekleşme eğilimi göz önüne alındığında önlem devletinin araçlarının kullanılmasını zorunlu hale getirmektedir.

Buraya kadar otoriter neoliberal iktidarın neden var olduğuna dair teorik bir anlatı sunmaya çalıştım. Bir sonraki bölümde neoliberalizmin doğduğu Birleşik Krallık ve ardından Türkiye örneklerini inceleyerek otoriterleşme ihtiyacını pratikte göstermeye çalışacağım.


[i] https://www.dissentmagazine.org/blog/booked-3-what-exactly-is-neoliberalism-wendy-brown-undoing-the-demos adresinden alınmıştır.

[ii] Harvey, D., (2007) Yaratıcı Yıkım Olarak Neoliberalizm, çev. Eylem Çamuroğlu Çığ-Ünsal Çığ, Atılım Sosyal Bilimler Dergisi 2(2), 67-88

[iii] Angın, C., (2019) Türkiye’de Krizler, Kanun Hükmünde Kararnameler, Devletin Değişim-Dönüşümü, (Yayımlanmamış doktora tezi). Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.

[iv] Angın, C., a.g.e.

[v] Fraenkel, E.,  İkili Devlet: Diktatörlük Teorisine Bir Katkı, çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, İstanbul, 2020

[vi] Fraenkel, E., a.g.e.

[vii] Schmitt, C., Siyasi İlahiyat: Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm, çev. A. Emre Zeybekoğlu, Dost Kitabevi, İstanbul, 2020

[viii] Schmitt, C., a.g.e.

[ix] Agamben, G., İstisna Hali, çev: Kemal Atakay, Ayrıntı Yayınevi, İstanbul, 2020

[x] Agamben, G., a.g.e.

[xi] Agamben, G., a.g.e.

[xii] Agamben, G., a.g.e.

[xiii] Angın, C., a.g.e.

[xiv] Gambetti, Z., (2009) İktidarın Dönüşen Çehresi: Neoliberalizm, Şiddet ve Kurumsal Siyasetin Tasfiyesi, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, No:40

[xv] Gambetti, Z., a.g.e.

[xvi] Fraenkel, E., a.g.e.

[xvii] Fraenkel, E., a.g.e.

[xviii] Özkazanç, A., Biyo-politik Çağda Suç ve Cezalandırma: Denetim Toplumunda Neo-liberal Yönetimsellik, Neoliberal Tezahürler: Vatandaşlık, Suç, Eğitim içinde (s.101-163), Dipnot Yayınları, İstanbul, 2011

[xix] Özkazanç, A., a.g.e.

[xx] Özkazanç, A., a.g.e.

[xxi] Bauman, Z. Küreselleşme: Toplumsal Sonuçları, (çev. A. Yılmaz), Ayrıntı Yayınevi, İstanbul, 1999