Av. Alper Çavuşoğlu Yazdı; Neoliberalizm’ in Otoriter Devleti / Bölüm -3

Neoliberalizm’in Otoriter Devleti Bölüm -3:

Bir Tartışma, Türkiye’de Neoliberal Formasyonun Bugünü ve Çıkarılacak Bazı Dersler

Yazı dizisinin geçen bölümünde; “Neoliberal otoriter devlet tarihi misyonunu yerine getirerek özel sermayenin önünü açmıştır” diyerek devletin, neoliberal birikim rejiminin devamı için yüklendiği göreve işaret etmek istemiştim. Yazı dizisinin son bölümüne başlarken, bu konuda Türkiye’de yaşanmış olan bir tartışmaya değinmek istiyorum.

Bir Tartışma: Ahbap-Çavuş Kapitalizmi mi, Yoksa Neoliberalizmin Kendini Yenilemesi mi?

Tartışmanın bir tarafını oluşturan iddia sahiplerine göre; Türkiye’de, Batı’daki neoliberalizm örneklerinin aksine özel sermayenin önünü açma hamlelerinin sadece “yandaş” ya da daha net bir şekilde “beşli çete” olarak adlandırılan sermaye gruplarını kapsıyor. Dolayısıyla Türkiye’de artık bir neoliberalizmden değil, olsa olsa bir ahbap-çavuş kapitalizminden bahsedilebilir. Bu iddiayı ortaya atanlar iddialarını, demokrasinin olmadığı yerde kapitalizmin işler olamayacağı tahayyülü ile de destekliyor. Yazı dizisi boyunca anlattığım şey aslında günümüz kapitalist birikim rejiminin ayakta kalabilmek için otoriter yöntemleri nasıl kullandığını ve buna muhtaç olduğunu anlatmaya yönelikti. Dolayısıyla ikinci iddiaya cevap verdiğimi düşünüyorum. İlk iddiaya gelirsek yine Türkiye’nin yakın tarihinden hareketle neoliberalizmin krizlerle değişen yapısının otoriter formasyonu koruyacak yeni aktörlere nasıl ihtiyaç duyabildiğini ve bunu nasıl sağlayabildiğini gösterdiğini düşünüyorum. Müesses siyasi partilerin ve ordunun 2000’li yıllarda çözüm bulamadığı bazı sıkışmalara sivilleşme adı altında yürütmeyi güçlendirerek AKP’nin çözüm olarak sunulduğunu söylemiştik. Devleti sınıf mücadelelerin sahası olarak görüp sınıfların da kendi içlerinde çıkar çatışmaları yaşayabileceğini kabul edersek, AKP’nin neoliberalizmi Türkiye’de uygulayabilecek ana aktör olarak var olma çabasını garipsemiyor, bunu sınıfsal imtiyazlarla tahkim etmesinin genel kapitalist mantıkla çelişen bir yönünü görmüyorum. AKP’nin ABD ile özellikle Suriye Savaşı’ndaki politik ayrılık nedeniyle gerginleşen ilişkilere rağmen “Bu ülkeyi küresel kapitalizme en yaraşır şekilde ben yönetirim” şeklindeki iddiasını sürdürmeye çalıştığını, ABD ile zayıflayan ilişkilerin güçlenmesi için çaba gösterdiğini, iktidara geldiği ilk andan itibaren devam eden dış yatırımın ülkeye getirilmesi için tavizler ve imtiyazlar verilmesi politikasının sürdüğünü görüyoruz. Buna karşılık Dünya Ekonomik Forumu gibi kapitalist oluşumlarda “The Great Reset” gibi düşüncelerin paylaşılması, “kapitalizmin devamı için neoliberalizmin ölmesi gerektiği”ne dair fikirlerin ortaya çıkması pekala yerel ölçekte Türkiye’de bir aktör değişimine işaret edebilir. Bu nedenle AKP’nin ve Erdoğan’ın hala küresel kapitalizmle işbirliğine en yatkın olanlar olduklarını göstermeye çalışmaları boşuna değil. Dünyanın ekonomi-politik olarak büyük değişimlere gebe bir süreçten geçtiği sırada Türkiye’nin kur krizini derinleştirerek ucuz ve nitelikli iş gücü pazarı oluşturması bilinçsiz bir politika mı gerçekten? Yine de ABD’de kapitalizmin yumuşaması gerektiğini düşünen Demokrat başkan Biden’ın göreve gelmesi Erdoğan’ın işini kolaylaştırmıyor. Avrupa’yla ilişkilerini göçmen kozu nedeniyle belli bir seviyede tutabilse de, neoliberalizmin içinde bulunduğu kriz halinde yeni bir aktörle değiştirilme endişesi AKP’yi sınıf içi ittifaklara itiyor. Zira, karşısındaki örgütlü muhalefeti oluşturan Millet İttifakı bloku, tam da Biden’ın temsil ettiği reformist zihniyete hitap ediyor. Ancak tekrar belirtmek istiyorum ki, bu durum neoliberal paradigmadan bir çıkışa işaret etmiyor. Örneğin sınıf içi ittifaklarda AKP’nin karşısında yer almaya hazır olabilecek Koç Grubu’nun veya TÜSİAD’ın henüz bir önlem devleti yaptırımıyla karşılaştığını görmedik. Aksine, bu yazı yayımlanmadan birkaç gün önce Kalamış yat limanının Koç Grubu’nun sahip olduğu iştiraklerden birine ihale edildiğini öğrendik. AKP’yi tanımlayan iş kolları olarak düşünebileceğimiz inşaat sektörüyle ya da madencilikle yoğun olarak iştigal etmiyor olmaları, Koç-Sabancı gibi sermaye gruplarının iktidarla beşli çete benzeri bir karşılıklılık ilişkisinde olmadığını göstermiyor anlayacağınız. Kaldı ki ahbap-çavuş kapitalizminin Türkiye’de var olduğunu savunanlar, Birleşik Krallık’ta Boris Johnson yönetimi döneminde kamu tarafından verilen ihalelerin kahir ekseriyetinin verildiği şirketlerin Muhafazakar Parti’yi fonladıkları bilinen şirketler olduğunu görseler sanıyorum ki neoliberalizmin beşiği Birleşik Krallık’ı da ahbap-çavuş kapitalizmi ilan edebilirler!

Türkiye’de Neoliberal Formasyonun Bugünü

Yazıda Türkiye’yi anlattığım süre boyunca bahsettiğim otoriter devlet formasyonunun bugün geldiğimiz noktada giderek meşruiyetini kaybettiğini gözlemlemekteyiz. Özellikle pandemi döneminden başlayarak “devletsizlik” olgusunun daha net görüldüğünü söyleyebiliriz. Türkiye’de iktidar bir süredir boğuştuğu ekonomik krize çözüm ararken bunun etkili olduğu diğer krizlerle eş zamanlı olarak mücadele edemiyor. Pandemi dönemindeki ücretsiz maske dağıtımı fiyaskosu, ardından pandemi önlemleriyle birlikte kapatılan işyerleri için yapılan yetersiz yardımlar, paylaşılan IBAN hesapları, ücretsiz izin hakkının kanunen tanınmasıyla patronlara karşı bir mevzi daha kaybeden emekçilerin yaşadığı ekonomik bunalım halihazırda var olan krizin etkilerinin çok daha fazla hissedilmesine neden oldu. Bunun üstüne yaz aylarında yaşanan yangın ve sel afetleri, buna karşılık devletin afetle mücadelede aciz kalması, ekonomik destek için banka hesap bilgileri paylaşması, afetzedelere krediyle ev sahibi olmanın teklif edilmesi gibi olaylar, son dönemde yaşanan döviz kuru krizi “devletsizlik” olgusunun, vatandaşın belleğinde kalıcı olarak yer etmesiyle sonuçlandı. Bütün bunların üzerine Eylül ayında başlayan “Barınamıyoruz” eylemleri, aslında herkesin dilinde olan hayat pahalılığı ve barınma masraflarının yarattığı umutsuzluğun bir dışa vurumuydu.

David Harvey, neoliberalizmi “yaratıcı yıkım” olarak betimlerken haklıydı. Günümüzde gerçekten de kapitalizm, doğurduğu krizleri kendi lehine çevirebiliyor ve sermaye dağılımını “yaratıcı bir yıkım” aracılığıyla yeniden düzenleyebiliyor. Devletin aczinin ortaya çıktığı son dönemde sermayenin, dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de toplumun geri kalanının aksine daha da zenginleşmesi şaşırtıcı değil. Türkiye’de en çok göze çarpanlar elbette kamu ihaleleriyle büyüyen iktidara yakın beşli çete şirketleri olsa da sermayenin kalanının da kriz dönemini son derece kârlı geçirdiği rakamlarla ispatlanabilir. Bununla birlikte AKP’nin, otoriter neoliberal formasyon için özellikle Türkiye nüfusunun yaklaşık %60’ını oluşturan asgari ücret ve daha altında ücretlere çalışan seçmen nezdinde yarattığı meşruiyet, aciz devletin apaçıklaşmasıyla giderek solmaya başlıyor. Giderek şiddetlenen iktidar içi çatışmalar ve ifşaatlar bu noktada aydınlatıcı veriler sunuyor. Bunlar akla Türkiye kapitalizminin bir restorasyon döneminin[i] eşiğinde olup olmadığı sorusunu getirirken, geleceğe yönelik ihtimallerin bize ne getirebileceğini bir kez daha düşündürüyor.

Çıkarılacak Dersler Var

Yazı boyunca neoliberalizmin otoriter bir devlete neden ihtiyaç duyduğunu, otoriterliği nasıl kurumsallaştırdığını ve bu otoriterliğin araçlarını anlatmaya çalıştım. Neoliberalizmin bütün bir emek piyasası üzerinde baskı kurmak için nasıl işlediğini, devletin sosyal alanlardan elini çekerek vatandaşı krizler ve bunları değerlendirmek isteyen şirketler karşısında nasıl yalnız bıraktığını, buna karşılık hayatın her alanının piyasalaşması sonucu insanların güvenlik söylemiyle otoriter devletin politikalarına nasıl boyun eğdiğini göstermeye gayret ettim.

Burada sosyalist bir siyaset için çıkarılacak dersler bulunuyor. Neoliberalizmin varlığını sürdürebilmek için güçlü devleti ve otoriterliği dayattığı bir çağda sosyalistler, kapitalist siyasete atfedilen özgürlük ve devlet baskısından bağımsızlık gibi kavramları kendi ellerine almak ve bunları adalet ve eşitlik idealiyle birleştirmenin kaçınılmazlığını göstermek zorundalar. Bu aslında 60’lı yıllardan beri süregelen bir talep. Adalet ve özgürlük üzerine kurulu bir toplum fikri ’68 kuşağının siyasi gündemiydi. Hem adalet hem de özgürlük taleplerini içeren gündemin hedefi açıktı: devlet baskısından özgürlük, sermayenin dayattığı baskıdan özgürlük, piyasa baskılarından özgürlük ama aynı zamanda sosyal adalet ve bunun kaçınılmaz eşlikçisi olarak eşitlik.[ii]

1970’lerde kapitalist siyaseti özgürlükler konusunda bu yeni dalgaya birtakım şerhler koymakla birlikte boyun eğse de adalet ve eşitlik taleplerine gözlerini kapadı. O dönemin kapitalist siyasetinin cevabı konusunda Harvey’e kulak verirsek; “Sundukları özgürlükler sınırlıydı ve çoğunlukla piyasada seçim yapma özgürlüğü anlamına geliyorlardı. Özgürlük sorusuna verdikleri yanıt regülasyonlardan özgürlük ve serbest piyasaydı. Adaletiyse (ve eşitliği) unutmak gerekiyordu. Adalet, herkesin hakkını almasını sağlamak amacıyla sözde çok iyi düzenlenmiş olan piyasa rekabeti yoluyla sağlanacaktı. Buna karşılık sonuç, erdemli özgürlükler sağlamak adına birçok şeytani özgürlüğün (örneğin diğerlerinin sömürülmesi) serbest bırakılmasıydı.”[iii]

Bugün geldiğimiz noktada kapitalist paradigmada ideal insan, 7/24 işiyle ya da kariyeriyle meşgul olması beklenen, kendisine vakit ayırmak bir kenara, hayatını devam ettirebilmek için emeğini esnek saatler boyunca işverene kiralaması gereken bir insana dönüştü. Gerçek özgürlük, arzu ettiklerimizi gerçekleştirebilmek için kendimize ayıracak zamanımızın olduğu bir dünyada yaşamaksa, sosyalizmin özgürleştirici siyasi misyonunun merkezinde bunu barındırdığını daha yüksek sesle söylemek gerekiyor. Otoriter neoliberal devlet, insanların ellerinden bütün özgürlüklerini ve haklarını alırken onları sadece çalışan ve zaman zaman nefes alan birer makine haline getirmeye çalışırken, onun yerine geçmesi önerilen sosyalist devletin, otoriter devletin bir başka formasyonu değil, gerçek özgürlüklerin garantörü olduğunu ve bunun sağlanması için insanların özgürlüklerini ellerinden alan özel şirketlerin ve otoriter devlet düzeninin tam karşısında konumlandığını anlatmak gerekiyor. Bu doğrultuda, sosyalist devlet idealinin aslında insanların istedikleri zaman istediklerini yapabilmeleri için gereken tüm temel ihtiyaçlarının ücretsiz olarak karşılandığından emin olma amacında olması gerektiğini göstermek elzem görünüyor.

Sosyal alanda görünmez olan devletin yarattığı “terk edilmişlik” hissiyle birleşen şekilde, otoriter devlet formasyonuyla var olan zor gücünün toplumun bir kesimi üstünde adaletin kılıcını sallaması, kitlelerde topyekün bir devlet antipati oluştursa da bunun çözümünün (henüz) devletin topyekün ilgası olamayacağını belirtmek gerekiyor. Zira, neoliberal yasaların işlemeye devam ettiği bir yerde devletin boşalttığı iktidar alanını, örgütlü bir mücadelenin yokluğunda şirketlerin dolduracağını öngörmek hiç de zor değil. Yaşadığımız yüzyılda sadece sosyal haklarımız, sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaçlarımızı sağlayan kurumlarımız, emeğimiz ve zamanımızın değil, bütün kamusallığımızın özel şirketler tarafından ele geçirildiğine şahit oluyoruz artık. Şehir içinde nefes alacağımız parklar, ormanlar, denize gireceğimiz kumsallar, bütün canlılarıyla doğa özel şirketler tarafından ele geçiriliyor. İnsan doğadan koparılırken bütün kamusallığı sadece işçi ve/veya tüketici kimliğiyle girebildiği, özel şirketlerin ana belirleyeni olduğu kamusal alanlara tâbi kılınıyor. Bu gidişatın karşısına çıkaracağımız sosyalist devlet idealinin ise, bu dönüşümü tersine döndürecek şekilde özgürlükleri garanti edici bir rolü olması gerektiğinin altını çizmek gerekiyor.


[i] Yazıyı yazdığım sırada bu konudaki isimlendirmenin restorasyon mu, rehabilitasyon mu, yoksa reform mu olacağı konusunda benim vakıf olduğum bir tartışma yoktu. Dolayısıyla herhangi bir kavram tartışmasına girmemiştim. Hukuk Ötesi’nde yayımlanmasına kadar geçen sürede bu konuda çok değerli bazı yazılar yazıldı. Bu yazıların takip edilmesini, önümüzde döneme dair faydalı bir tartışmayı ortaya koyduğu için öneriyorum.

[ii] https://jacobinmag.com/2020/10/david-harvey-the-anti-capitalist-chronicles-socialism-freedom?s=08

[iii] https://jacobinmag.com/2020/10/david-harvey-the-anti-capitalist-chronicles-socialism-freedom?s=08