Ahmet Yiğit Yazdı; Savunmasız Yargı

Hakikat, Adalet, Hafıza Çalışmaları Derneği yakın zamanda “Savunmasız Yargı” isimli bir rapor yayınladı. Faruk Eren tarafından, çeşitli sivil toplum kuruluşlarının katkısıyla yazılan rapor esas olarak baroların kayıtlarıyla, avukatlarla yapılan görüşmelerle ve pek çok adli evrakla desteklenmekte. Elbette böyle politik bir rapordan bahsederken Hukuk Ötesi yayın kurulu olarak ifade edebiliriz ki ilgili raporun siyasi süreçlere dair yaptığı kimi değerlendirmelerine eleştirilerimiz mevcuttur; ancak bu durum raporun nazarımızdaki itibarında herhangi bir değişiklik yaratmamaktadır. Kaldı ki bu yazı ne raporun ne de rapora katkı verenlerin bir siyasi tahlili yahut eleştirisi olacaktır. Sanıyoruz, raporda asıl önem arz eden, yazının tarafgirliğini cesurca göstermesidir. Yeri gelmişken belirtmek lazım; bilhassa hukukçulara dair konuşurken sürekli objektif olmak gerekliliğinden söz açan, adeta tarafsızlık tutkunu biriyseniz bu rapor size pek tatminkar gelmeyecektir.
Niyetimiz raporun özetini çıkarmak ya da yukarıda değindiğimiz üzere eleştirmek vs. değildir. Bahse konu raporun incelenmesi üzerine buradan hareketle ulaştığımız birtakım sonuçlar mevcut olup; söz konusu sonuçları paylaşmak istiyoruz. Zaten raporun amacı da yaşadıklarımızı tespit edip kayıt altına almak ve gündeme taşımak olsa gerek.

Yakın Türkiye tarihinin bir özetiyle başlayan rapor adından anlaşılacağı üzere bu süreçte yargının maruz kaldıklarını anlatmaktadır. Gözaltılar, şiddet, hukuksuz yargılamalar ve mahkumiyetler, ruhsat gaspları gibi zaten sürekli karşı karşıya kaldığımız uygulamalar daha ziyade tekil örnekler üzerinden kitleye dönük olarak bir çeşit “ibret-i alem” mantığıyla gerçekleştirilen baskı yolları olup; yargı mercileri ve savunma açısından çok daha geniş çaplı etki var eden iki olgu mevcut raporda. Bunlardan biri Gülen Cemaati’nin AKP ortaklığıyla yargıyı gasp edişi ile ortaklığın bozulmasından sonra AKP’nin Gülen Cemaati’ni tasfiye ederek kendisinin kadrolaşması, diğeri ise geçen yıl baroların bölünmesidir.

Mahkemeler zaten otoritenin fiyakalı salonları olduğu için ele geçirilebilmesi ve raporda gösterildiği üzere ilk işgalcilerin kaybı üzerine başkalarının daha pervasızca aynı konumları elde etmesi ve hatta bu silsilenin kendini yine tekrarlaması pek zor olmasa gerek. Ancak baroların bu kadar kolayca tekel hakkını yani kendini var eden esas dayanağını kaybetmesi rahatça hazmedilir bir durum değil. Bu eleştiriye her yerden farklı cevaplar gelmesi muhtemeldir; ama yanıt katledilen bir baro başkanı için tutulan nöbetin neden sadece kendi şehrinde gerçekleştiği, İstanbul’da Adalet Nöbeti adıyla gerçekleştirilen nöbetin çıkış noktasındaki hassasiyetlerin kapsamı, Didem Ünsal’ın yalnız başına nöbete çıkma mecburiyeti ve defalarca adli işlemlerle karşı karşıya kaldığı sorularının cevaplarıyla iç içedir diye düşünmekteyiz. Burada konuşulması gereken güncel sorun ise mevcut durumda ne yapılması gerektiğidir.

Türkiye’de hukuk rejiminin genel ilerleyişini iyi-kötü bir grafik olarak değerlendirecek olursak tüm düzlemi dağıtan ve grafiğin trendinde müthiş bir değişim gerçekleştiren, Olağan OHAL de diyebileceğimiz dile kolay iki yıl süren bir dönem geçirdik. Geçirdik diyoruz fakat bahse konu dönemde tesis edilen sonradan pek çoğu kanunlaşan KHK’ları bunun yanında o dönem girdiğimiz seçimi ve rejim değişikliğini düşündüğümüz vakit pek de geçtiğini söyleyemeyiz. Kanımızca rejimin iyi bir tahlilini yapmak, adını koyup buradan yola çıkarak bir mücadele planı oluşturmak gerekmektedir.


Rapordan hareketle belli başlı hususlarda vardığımız sonuçlar yukarıda sayılmış olmakla beraber tekrar belirtmek gerekir ki ajandamızda Tahir Elçi cinayeti, adalet mücadelesinde hayatını kaybeden Ebru Timtik ve elbette tutuklu avukatların adalet mücadelesi her daim baki kalacaktır.