Abdullah Köseoğlu Yazdı; Asgari Ücret, Germinal, Ekmek Kavgası Ve Soma

İnsan bitiyordu, topraktan,
Gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen,
Pek yakında yer küreyi sarsarak,
Baş verecek olan,
Kapkara bir insan ordusu boy atıyordu.
Émile Zola

Pandeminin devam ettiği, ekonomik krizin her geçen gün derinleştiği, TL’ nin alım gücünün hızla düştüğü, tüketim ürünlerinde enflasyonun bazı araştırmalara göre % 50 yi aştığı bir ortamda asgari ücret tartışmaları bir kısım yandaş sendika, patron sendikaları ile son yirmi yılda ülkemizi bir emek cehennemine çeviren Akp/Saray bürokratları arasında kapalı kapılar ardında yürütülüyor. Mücadele eden sendika ve işçi sınıfının denkleme dahil olmadığı böylesi bir tartışmada işçi ve emekçiler lehine bir sonuç çıkmasının ve işçi ve emekçilerin asgari yaşam koşullarının iyileşmesini beklemek dahi zannımca mezbahada olan kurbanlığın özgür kalma hayali ile eşdeğerdir.


Sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan işçi sınıfının elde ettiği kazanımların uzun uğraşlar, büyük direnişler ve ödenen büyük bedeller sonucunda elde edildiği su götürmez bir gerçektir. İşçinin yarattığı artı değere her gün ama her gün el koyan, sömüren patronun işçisini daha iyi bir yaşam standardına kavuşturması ise yukarıda bahsini ettiğim kurbanlığı kesmeye her daim hazır olan kasabın insaflı olmasını beklemek kadar manidardır.

Sarayın yeni gözdesi ve aynı zamanda patron olan Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin “Sen maaş alıyorsun. En fazla neyini kaybedersin? Enflasyonun altında ezilirsin. Ama ben bütün varlığımı kaybederim bu iş düzelmezse.” sözleri ise işçi sınıfına reva görülenin açlık olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuş ve hafızalarımızdaki yerini almıştır. Sarayın Bakanı bu cüreti nereden mi alıyor? Cevabı belki de asgari ücret tartışmalarındaki manzarada olsa gerek.


Asgari ücret tartışmaları devam ederken yoksulluk sınırının 10 bin TL’nin üstünde olduğu bir ortamda asgari ücretin yoksulluk sınırının yarısı kadar olmasını dahi teklif edemeyen sendikaların yanı sıra ufukları 5200 TL ile sınırlı her renkten sendikanın işçilerin mi yoksa patronların mı lehine mücadele verdiği de ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur. Alım gücünün her gün eridiği, dolar kurunun her gün yükseldiği şartlarda uzun vadeli ve bütünlüklü bir mücadele ve halkçı bir ekonomik program olmadan sorunları çözmeyeceği söylemek için kahin olmaya gerek yok. Böylesi bir ortamda müjde olarak sunulan 4.250TL asgari ücret ise yukarıda belirttiğimiz gibi işçi ve emekçilere reva görülenin açlık, sefalet ve yoksulluk olduğudur.

Peki o zaman kutsal soruya gelelim. Ne yapmalı?

Elbette tarihteki örneklerinden gördüğümüz ve tecrübe ettiğimiz gibi mücadele etmeli. Gençlere yurt dışına çıkma hayalinden başka hayal kurma şansı tanımayan, emekli olmanın bile artık ayrıcalık olduğu ve hatta emekli olanın ise geçinebilmek için çalışmak zorunda olduğu sisteme karşı mezbahanede kesilmeyi bekleyen kurbanlık olunmamalı.

Çünkü tarih sınıf mücadelelerinin tarihidir.

Bu yazıda, aslında tamda bunu, geçmişten günümüze kadar mücadelenin karakterinin değişmediği ve kapitalizm var olduğu sürece işçi sınıfının ekmek kavgasının bitmeyeceğini Emile Zola’ nın yüzyıllara meydan okuyan Germinal kitabından yola çıkarak anlatmaya çalışacağım. Neden yüzyıllardır aynı sorunların yaşandığı ve çözülmediği ise sizin takdirinize kalmış.

Germinal: Sömürünün Karanlık Yüzü

Emile Zola’nın başyapıtlarından birisi olan Germinal, 19. yüzyıl Fransa’sının kuzeyindeki maden işçilerinin verdikleri çetin yaşam mücadelesini konu alan natüralist bir romandır. Latincede tohum, filiz anlamlarına gelen Germinal, emek -sermaye ilişkisinin üreten ve tüketen sınıflar bakış açısıyla olağanüstü gerçekçilikte yansıtıldığı ve romanı okuyan kişinin sınıf bilinci oluşumuna katkıda bulunabilecek bir eserdir. Yüzlerce ülkede yayımlanan, beş sinema filmine ilham kaynağı olan eserde maden işçileri çalışma koşullarının her geçen gün daha da kötüleşmesi ve çalışma ücretlerinin artık yaşamsal ihtiyaçları bile karşılamayacak duruma gelmesi sonucunda greve gitme kararı alır. Emek gücünü sattıkları patronlarının onlara emeklerinin karşılığı olarak verdikleri ücretlerin karınlarını bile doyuramayacak kadar az olduğu gerçekliği; herhangi bir güvenceleri, giyecek elbiseleri, yiyecekleri, yakacakları olmamalarına ve hatta çocuklarının açlıktan ölmesine rağmen grevi sürdürmelerini zorunlu kılmıştır.

Madalyonun Diğer Yüzü

Bir tarafta açlıkla sefaletle boğuşan işçiler varken diğer tarafta büyük bir zenginlik içinde yaşayan maden patronlarının sefalete layık gördükleri işçilerin üzerinden kazandıkları serveti büyük bir keyifle harcadığı göze batmaktadır. Emile Zola yarattığı bu gerçekçilikte makinenin emekten daha yüce olduğu dünyanın acı soğukluğunu ve insan canının eğer “şanslı” azınlığa dahil değilseniz ne kadar ucuz olabildiğini göstermiştir.

Bu şanslı azınlığın haricinde birde en baştan itibaren greve ve mücadeleye karşı olan işçiler vardır ki işçi sınıfına burjuvadan daha çok ihanet içerisindedirler. Sürdürdükleri yaşamda bir sonra ki günü yaşayabileceklerinin garantisi yoktur, yedikleri yemeklerde et yoktur, kışın giyecekleri kabanları, sosyal yaşamları ve en önemlisi özgürlükleri yoktur. Greve karşıdırlar çünkü ellerinde bulunanların da gitmesi kaygısındadırlar. Fakat ellerinde sefil bir hayattan başka bir şey olmadığının bilincinde değildirler.

Yaşanılan bu kaygılar yüzyıllardır işçi sınıfının boğazında ki bir pranga olarak onları sınıf mücadelesinden uzak tutmuştur. Bu kaygıları oluşturanlar ise işçilerin boğazına prangayı takan burjuva sınıfıdır. İşçileri mücadeleden ve haklarını savunmalarından uzak tutmak için ise bu prangayı zaman zaman sıkarlar. Bunun örneklerini günümüzde de halen yaşamaktayız. Konya’da sendikalı olduğu gerekçesiyle işten çıkarılan 140 işçi , sendikal faaliyetleri gerekçe gösterilerek işten çıkarılan Cargill işçilerinin Ankara’ya yaptığı yürüyüş sonucunda gözaltına alınması veya pandemiden dolayı işten çıkarılmaların yasak olduğu dönemde Kod-29 ile işten çıkarılan 200 bin işçi pranganın, işçilerin boğazında olduğunun açık bir göstergesidir.

Greve Çeyrek Kala

Romanın başkahramanı olan Etienne Lantier çok sonraları örgütleyiciliğini ve önderliğini üstleneceği grevden habersiz iş bulmanın çok zor olduğu bir dönemde binlerce akranı gibi geçimini sağlayabilmek için iş arayan genç bir makinisttir. Önceki işinden ustabaşına tokat attığı için atılmıştı ve bunun sonucunda da yollara düşmüştü iş bulabilmek için. İçinde bulunduğu yoksulluk yollara düşmekten başka bir olanak bırakmamıştı zaten. Etienne şans eseri işe alındığı hayatının akışını değiştirecek Voreux maden ocağında daha sonradan ona karşı içinde birtakım duygular besleyeceği Catherine Maheu ile birlikte Catherine’nin babasının ve abisinin olduğu madenci ekibinde vagon sürücüsü olarak işe başlamıştı. Yerin yüzlerce metre altında grizu patlaması ve göçük riskine karşın yaşayabilmek uğruna ölümü göze almıştı.
Zaten işçi sınıfının vebası olan sefalet, kapitalizmin işçilere nesilden nesile bıraktığı tek miras olduğu için ölüm kaçınılmaz olabiliyordu çoğu zaman.

James Watt’ın icat ettiği buhar makinesi ile birlikte hız kazanan sanayi devrimi sermayedarların makineleşmesini ve bununla birlikte üretimin de artmasını sağlamıştı. Fabrikalaşmanın yayılması kendi geçimlerini ellerindeki küçük topraklarıyla karşılayabilecek köylülerin geçimlerine artan rekabet ket vurmuştur. Bu da köylerden şehirlere fabrikalarda işçi olabilmek için göçü mecbur kılmış ve sınırlı istihdam iş gücünün ucuzlamasına akabinde de işçilerin sömürülmesine yol açmıştır. Sömürülen işçiler insan doğasına aykırı yoğun çalışma saatleriyle benliklerinden olup yozlaşmaya mahkum edilmişlerdir. İşte Voreux maden ocağının bulunduğu Montsou kasabası bu yozlaşmanın yoğun yaşandığı; çocuk işçiliğinin, eğitimsizliğin, iş kazalarının ve erken yaşta evlenmenin olağan kabul edildiği bir kasabaydı. Üretim araçlarının sahibi olan azınlık sınıf daha fazla kar edebilmek için maliyetlerini kısmak zorunluluğunu hissetmiş olacak ki Voreux maden ocağı yönetimi işçilerin daha çok çalışacağı fakat daha az kazanacağı yeni bir düzenlemeyi işçilere duyurmuştur. O zamana kadar zaten açlıkla, yoksullukla boğuşan işçiler yeni düzenlemeyle sefaletlerinin doruğa ulaşacağı düşüncesine kapılmıştır ki gerçek olacak olanda odur. Etienne ise işe başladığı günden itibaren gözlemlediği ve içinde bulunduğu zor çalışma şartlarını işçilerin birlikte hareket ettiği bir grev ile ortadan kaldırma hayalleri kuruyordu o zamana kadar. Grevi içten içe tasarlamış, planlarını yapmıştı hatta ileride greve gidilirse lazım olur düşüncesiyle maalesef onları kurtarmaya yetmeyecek yardım sandığını bile kurmuştu.

Ekmek İçin Grev

O günlerde kendisinden teorik altyapı olarak daha güçlü olduğunu düşündüğü oda arkadaşı Souvarine ile grev hakkında tartışmalara giriyor, ondan fikir almaya çalışıyordu. Ancak Souvarine grevin sadece bir vakit kaybı olduğunu düşünüyor ve sorunun çözümü olarak Voreux maden ocağının yok edilmesi gerektiğini söylüyordu. Souvarine pratiğe dökmek istediği teorilerini Bakunin’in öğretisine dayandırıyor, kurtuluşun büyük bir yıkımdan doğacağının düşünü kuruyordu. Ona göre toprak kanla yıkanıp, yangınla arınmalıydı. Souvarine’nin ailesi rus soylularından olmasına rağmen Souvarine sırça köşklere sığmamış ve inandığı şey uğruna mücadele etmişti. Çeşitli eylemlere katıldıktan sonra en son Polonya’da bir sabotaj eylemi gerçekleştirmişti sevgilisiyle beraber. Sevgilisi yakalanıp idam edilince kaçmak zorunda kalmış ve Voreux maden ocağında makinist olarak işe başlamıştı.

Sanayi devriminden sonra maden tasfiye yöntemleri büyük gelişimler göstererek kömür üretiminin bu gelişime paralel olarak artmasını sağladı. Bu da maden patronları için daha fazla para, işçiler için daha fazla ölüm demekti. Üstelik maden patronlarının haklarını savunabilecek kurumları, servetlerinin bekçileri olan jandarmaları varken işçiler ne haklarını biliyordu ne de haklarını savunmaları gerektiğini biliyordu. Maden işçilerinin bunca tedirginliğine, korkusuna rağmen Etienne onları greve gitme konusunda ikna etmeyi başarmıştı. Voreux maden işçileri topyekün greve gitti Etienne önderliğinde. İşçiler kazanacaklarına emindiler. İçlerinden bozguncular çıkabiliyordu kimi zamanlar fakat bu onları geri döndürmeye yeterli değildi.

Grev günleri ardı ardına ilerlerken işçilerin açlığı artık sınırı aşacak bir boyuta gelmişti ve işçiler kitleler halinde komşu madenlere ilerledi. Amaçları greve katılmayan bozguncu işçilere bir ders vermekti ve istedikleri tek şeyi yani ekmeği haykırarak madenleri bastılar.

“Ekmek! Ekmek! Ekmek!”

Saadet Demir Yalçın: Germinal...

Patronlar Bildiğiniz Gibi: Grev Kırıcılık, Direnen İşçiye Şiddet ve Ölüm

Maden patronları grevdeki işçilerle hiçbir şekilde uzlaşmaya varmıyordu. Uzun zamandır madenin çalışmamasından dolayı zarar etmeleri bile işçilerin isteklerini yerine getirmeye yeterli bir sebep olmadı. İşçilerin her şeye rağmen grevden vazgeçmemesi durumu işletmenin Belçika’dan grev kırıcı olarak yeni işçiler getirmesiyle çözüme kavuşturulmak istendi ancak grevdeki işçiler bu durumu duyunca hep birlikte jandarma tarafından korunan Voreux maden ocağına akın etti.
Jandarmalar kendilerine öğretilen görev bilinciyle vatan toprağı korurcasına maden ocağına tek bir işçiyi bile almadı. İşçiler içeriye girmek isteyince silahlar patladı. Kadınlar ve çocuklarında olduğu bir grup insan mermilerin hedefinde birer birer yere düştü. Jandarmalar maden ocağını korudular aslında kokuşmuş düzeni koruduklarından habersiz.

Germinalden Soma’ya, Ermenek’e İşçinin Hakkı Göçük Altında

Germinalde anlatılan işçilerin durumu güncelliğini günümüzde de korumaya devam ediyor. İşçiler geçinemiyor, hakları gasp ediliyor, hak aradıkları vakit kolluk kuvvetlerinin müdahalesine maruz kalıyor ve geçinemediği için intihar eden insan sayısı her geçen gün artıyor. Buna karşılıksa ekonomi politikaları halkı sermaye sahiplerine kurban etmek üzere düzenleniyor. Maden kazaları sonucunda dünya genelinde her yıl binlerce insan ya göçük altında kalarak ya grizu patlamasıyla ya da yangın sonucunda hayatını kaybediyor. Yaşanılan en büyük maden kazası ile ilk sırada olan Çin’de tek bir seferde 1549 işçi hayatını kaybetmişken ülkemizde de Soma’da cumhuriyet tarihinin en büyük maden katliamında 301 işçi hayatını kaybetmiştir. Daha fazla para kazanma amacı güden iş sahiplerinin alması zaruri olan önlemleri dahi almamasının vahim bir sonucudur Ermeneki Soma katliamı ve daha niceleri.

Soma maden katliamı davasında verilen trajik kararda da gördüğümüz gibi aslında cezalandırılanların failler değil mağdurlar olduğu açıktır ve bu durum sermaye-devlet ilişkisinin boyutunu gözler önüne sermektedir. Soma davasında mağdurların müdafiliğini yapmış olan Selçuk Kozağaçlı’nın halen daha tutsaklığının devam etmesi ise zulmün söz konusu işçiler ve onların hakkını savunanlar olduğunda ne kadar meşrulaştırıldığının kanıtıdır.

İşçi katliamlarının olağan bir durum olduğunu ve madenciliğin fıtratında da iş kazalarının olduğunu söyleyen zihniyetin dünyada ve ülkemizde egemen olduğu her an iş kazalarının olması ise kaçınılmazdır. Kurtuluşun ise işçilerin birlikte ve örgütlü mücadelesinde olduğu tarih öğretmenin bize tekrar tekrar öğrettiği en önemli derstir.

Bu vesileyle soruyoruz: Öyle mi alay komutanı?